Ben fazla kalmayacağım - Mahkumların Filmi

Kasım 3, 2007 at 12:14 pm (Kategorilenmemiş)

Dünyada bir ilkten söz edeceğim sizlere..Bir film, -ki daha geçtiğimiz haftasonu Altın Portakal Film Festivalinde özel gösterimi yapılmış, o derece profesyonel bir film- senaryosunu mahkumlar yazmış, müziğini mahkumlar bestelemiş, gene onlar ve gardiyanlar, cezaevi müdürü oynamış, profesyonel oyunculara “figüranlık” yaptırılmış..Afiş fotoğraflarını bile cezaevi jandarma tabur komutanı çekmiş! Bu derece domestik, sıradışı..

Bu bir film,bir belgesel değil.Hayır, cezaevinin içerisini birebir göremiyoruz, ancak onların gözünden..Sadece cezaevini de değil, adalet sistemini, Türkiyeyi.. Tutukevinde kurulan senaryo atölyesinde ( ki “Hayal Kurmak Serbest” projesini azıcık araştırırsanız o da bambaşka bir ilktir) bütün mahkumların emeğiyle ortaya çıkmış bir ürün. Yaşadıklarından yola çıkarak yazılmış.. “Onların gözüyle” dedim ama, hayalperestlikle de yazılmamış..İlgili herkesin anlatılanların gerçeğe uygunluğunu tasdik ettiği bir senaryo..Söyledim ya, profesyonel bir filmden ayıramazsınız..
Bir çok bürokratik engel aşılarak, pek çok filmin daha hazırlık aşamasını bile tamamlayamayacağı kadar kısa bir sürede(17 gün) çekilen bir film..
Öyle büyük dersler çıkarmışlar ki oturup düşünüyorsunuz..

“Her özgür insan bir mahkum adayıdır.”

Yapımcı Birol Güven, yönetmen Hamdi Alkan, “Figüranlar” ise Halil Ergun,Vural Çelik, Yasemin Conka, Okan Tangücü,Tarık Ünlüoğlu, Hakan Yılmaz, Tamer Karadağlı, Şahnaz Çakıralp, Sinan Albayrak, Ahmet Mümtaz Taylan, Ali Sunal, Turgay Tanülkü, Yeşim Salkım, Aliye Uzunatağan, Canan Hoşgör, Rahşan Gülşan, Savaş Ay, Volkan Severcan, Doğa Rutkay, Evren Bingöl, Güliz Onursal, Alper Kul, Hatice Aslan , Prof. Dr. Orhan Kural..
Bu oyuncuların hiçbiri ücret talep etmemiş.. Filmin geliri Hayal Kurmak Serbest projesinin 2. aşamasına bağışlanmış..
Filmin çekileceği Bayrampaşa Kapalı Cezaevinin 2008 yılında kapanacağı göz önünde bulundurulursa bi veda belki de..

Bundan daha güzel bir ıslah yöntemi olabilir mi?
“Yolu sinema ile kesişen bir daha suç işlemez” demiş mahkumlar..Yapılan çalışma ve gözlemler bunun haklılığını ortaya çıkarmış..

Başta Cumhuriyet Başsavcı Vekili Metin Şentürk, Bayrampaşa Cezaevi Müdürü Bahtışen Er(onu filmde çay bahçesindeki adam rolüyleizleyebilirsiniz) ve Tabur Komutanı Yarbay Hilmi Alıcı olmak üzere, bu projeyi ortaya çıkarıp hayata geçirilmesini sağlayan pek çok isim var takdiri hak eden..

Filmin Soundtrackini dinleyip, sahneler izlemek isterseniz şöyle de birşey yapmışlar:

http://www.mahkumlarinfilmi.com/

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

İn english..

Kasım 1, 2007 at 10:18 pm (in english)

some of my friends from london said they have my blog URL, and wanna read but its in turkish, and ask me whether i can use translator or anything else..İ decide to write in english sometimes.İn the beginning,i’ll say i’m sorry about my grammer and preposition, because i dont feel like i’m in exam so i never read after i write..

İ just remembered a sentence once someone told about relationships..”there is no friendship, if there is only you when you need a hug to cry..”
One thing i learned these days..You are as strong as you think you are, and if you believe that you are alone, only you can fight with your loneliness..All people spin around me leave whenever i need them, especially the time i feel weak and defenseless…Nobody wants to be friend of mine anymore, ‘cos i might be their next problem..Everybody want to see only smiling faces..
After these thoughts, i feel stronger, because suddenly i realize thet if i look much more invincible,indestructible, people think i am the one who they are looking for as a model in their life..They wanna see strength, not other feeble one.Nobody wants to struggle with the others problem, cos everybody has enough their own..This is the point.İ think the friendship is responsible from supporting each other, but somebody see a person weak, alone, say automaticly “oh, i have my own sorrow” or, “no, look at her, porr, who knows how she is problematic..”
Nowadays i try to show up black as they, like i dont have any trouble, apprehension, envy, rancour..And unfortunately it proves they increasingly familiar.What a shame..We call ourselves “human”.

Dont give man a chance to know how much you love him, if he knows that, there will no cahnce to hide this anymore.He might use this, use again, until lose the control in your own relationship.Like in mine..
Sometimes i feel like he manage me.Like he thinks i am obliged to be with him,like i cant let him go away,never,like i feel like i have to love him..
But the reality is,i dont want to spend my labour that i made for more than 2 years..İn fact, i dont wanna spend my effort in vain..
Of course he doesnt know that.He only thinks i’m mad about him,i’ll do anything, never back down..But he’s totally wrong.İ can drop the reins, and make nothing these 2 years,İ can! İ dont want to start again, thats why i dont.
but, how possible i can explain that…

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Sosyal mesaj:

Ekim 28, 2007 at 12:31 pm (sosyal mesaj)

Ne güzel olmuş di mi şablonum?Beceriksizin teki olduğum için kendi şablonlarımı yükleyemiyorum, o yüzden blogger ne verdiyse artık.Bu Thisaway isimli şablon, renkleriyle falan da oynamadım, nasılsa öyle.Hem fotoğrafımla da uyumlu bi renk.Sevdim ben.Kahverengi,krem en sevdiğim renkler biliyor musun okuyucu?Kışın tabi.Giyinmek manasında.Git bak dolabıma, bütün kışlık kıyafetlerim siyah,kahve,krem.Kışın renkli giyinmeyi sevmiyorum.Kışın gösterişsiz kıyafetler giymeyi,ama incik boncuk takmayı,her gün makyaj yapmayı,saçımı başımı taramayı seviyorum, yazınsa tam tersi, cıvıl cıvıl giyineyim,sarı,yeşil,mor, suratıma bi nemlendirici sürüp saçımı at kuyruğu yapayım, öyle garip bi insanım ben, kışın topuklu ayakkabı giyer,yazın bisiklete binerim.
Şimdi düşündüm de, benim kızım olsa 20 yaşına kadar siyah giymesini yasaklardım.Küçük Kadınlar’ı okuyanlar bilir, orda bi tek Margaret siyah giyebiliyordu, çünkü 20 yaşındaydı.Jo gri gözlerine uygun diye siyah giymek isterdi ama annesi izin vermezdi.Bence de hepimiz sarı,turuncu,mor,kırmızı falan giyinmeliyiz.Üniversitelerde siyah, kahverengi,gri,bütün içi geçmiş renkler yasaklanmalı.Kadın gibi gitmemeliyiz okula.Ben daha 19umun baharındayım ayol,o ne öyle,her gün topuklu, boya fıçısına batm9ış çıkmış gibi.Kızdım kendi kendime şimdi.İlk işim mango outlete gidip kendime kimsenin dokunmadığı raflardan gökkuşağı gibi dolap düzmek olsun.Param olunca.Bak gerizekalı ev sahibi depozitomun üstüne yapmasa gidip kendime saçma sapan giysiler alabilirdim.Seneye cüppe giyicem zaten, ay bu benim turuncu giymek için son senem!Cüppenin altına converse, giyen marjinal avukatımız çok tabii, ama bence çok absürd.Avukatlar avukat gibi giyinmelidir.Öğretmenler öğretmen gibi.Genç kızlar anneleri gibi giyinmemelidir.Anneler kızlarının başının etini yemelidir.Onları daha 15 yaşında kuaföre, maniküre falan alıştırmamalıdır.Genç kızlarımız zengin koca bulmayı bir geçim kaynağı olarak görmemelidir.Herkes okumalıdır.Herkes turuncu,mor giymelidir.Kimse sıfır beden olmamalıdır.Silikonlu sutyen takmamalıdır.Sinüzit ameliyatı olucam diyip burun estetiği yaptırmamalıdır.Böyle saçmalıkların bütün müsebbibi kızını dövmeyip dizini döven annelerdir.Nokta.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Bilinç akışı

Ekim 20, 2007 at 11:27 am (sevgili gunluk, yurt maceraları)

Gittim Kipadan 40 saat kettle seçtim.Özelliklerini sordum, fiyatlarını karşılaştırdım,elime aldım inceledim, sağını solunu kurcaladım falan.(Gören de bilinçli tüketici sanacak.) Tee balçovadan Bucaya, aman düşmesin kırılmasın diye kucaklayarak getirdim. Odaya girdim, tam “ketıl aldıııımmm” diye sevinç nidaları atacağım ki, ne göreyim, 2 kettle daha! Herkesin kettle alası tutmuş meğerse.Sinir oldum. Tefal diye Zeynebin kettleında karar kıldık.Benimkini seyahat ütüsüyle değiştrimeyi deneyeceğim, ya da birine yeni ev hediyesi gidecek, ıyk ne gıcık durum.

Kübra’nın gelinliği de, duvağı da, kocası da ne iğrenç öyle.

Yarın referandum var, ne oylayacağınızı biliyor musunuz?

Neden bana Google dan abuk subuk aramalar yaparak ziyaretçiler gelmiyor?Çok özeniyorum vallahi, “angelina Jolienin msnini aratmış,bana gelmiş,ahahhaa” falan yazıyorsunuz.Bana bi tek “hatırla sevgili” ile geliyorlar, o yazıyı da fi tarihinde yazmışım.

Daha fazla fransızca öğrenmek istemiyorum.Gerçekten.Senelerdir salak dil kurslarına para ödemekten bıktım.Öğretemiyorsunuz kardeşim! Hiç Fransız Kültür bitirip şakır şakır fransızca konuşan duymadım.Bak 5.kur olduk, daha adımı zor söylüyorum.Vallahi ayıp.

Artık bi evim yok.Bütün eşyaları boşalttım, cumartesi günü de sözleşmeyi feshedeceğiz,bu kötü haber.Artık bi ev arkadaşım yok, bu da iyi haber.

Fername geliyormuş salı günü, kimse benle gelmiyor.ben de yalnız giderim,hıh,çok lazımdınız.(tiyatro mu?hayatta gelmem diyen bir sevgiliye sahibim.sanırım kendisini azad etmeyi ciddi ciddi düşünmem lazım.yok yani boş işlerle uğraşıyorum, ayak bağı oluyorum beyefendiye.o otursun, pdö hazırlasın.)

zaten alese gircem,sinirim bozuk.türkçeleri bile çözemiyorum.

bir bilinç bu kadar mı akar..Kafamı toparlayınca görüşmek üzere!

Kalıcı Bağlantı 4 Yorum

mim.

Ekim 11, 2007 at 9:02 am (blog dunyasi)

eysean beni mimlemiş.

“nelere deliriyor”muşum…
ah,bu liste öylesine uzayıp gidebilir ki…

toplu taşıma vakalarından, ve düğünlere bakış açımdan daha önce bahsetmiştim.

belediyenin sağı solu “aciliyet” sebebiyle kazmasından, sonra o meselenin “aciliyetini” kaybedip o çukurların aylarca yatmasından,bucanın her tarafının bu yüzden toz toprak olmasından, evden heykele kadar yürümeye kalksam faranjit olma tehlikesinden,

her yıl harç öderken öğrenci işlerine “zorunlu bağış” yapmaktan,

Sokak kedi/köpeklerine eziyet eden piç kurularından ve veletlerini terbiye etmek yerine bana çemkiren analarından,

kapıcımızın çöpümüzü almamasından,aidat borcumuzu bildirmemesinden,ne zaman çağırsak gelmemesinden,

yurtta yapılan ” asiye tarım, asiye tarım, telefonunuz var” içerikli anonslardan,

mybloglogu açamamamdan(yahoo olmuş,benim üyeliğim hotmail ile idi) ve benzer her durumdan,

statcounterın istatistiklerimi saymaktan sebepsiz yere vazgeçmesinden,

“tayyippp bugün bunu yaptı” içerikli haberler görmekten,

hiçbir özel günü hatırlayamamaktan ve her seferinde doğum gününü unuttuğum kişini sitem etmesinden,

15 dakika geçince dersin düşmemesinden,40 dakka geciken hocanın boşalan sınıfa rağmen ders yapmasından, aynı hocanın diğer derslerinde geç gelen öğrenciyi sınıfa almamasından,

kendini formula pilotu sanan minübüs şoförlerinden,

düğmeye bastığım halde otobüs şoförünün durakta durmamasından,

nefret ediyorum ve her seferinde deliriyorum.

ben de hmf‘yi, ayse‘yi, jelatin ‘i ve eda suner’i mimliyorum o halde.

Kalıcı Bağlantı 4 Yorum

mutsuzluk.

Ekim 8, 2007 at 9:50 pm (sevgili gunluk)

son kaçıp gittiğim yerden daha yeni dönüp gelmişken,nedir bu.

bazı şeyleri aşmak benim için zor, kimseye bişey öğretemeyeceğim gerçeği mesela,insanların değişmeyeceği-hele benim için, hiç.

parmağınız kangren olsa,kesip atarsınız değil mi?

püfff,klişe.

Kalıcı Bağlantı 3 Yorum

çok dertliyim/içimi dökme yazısı.upuzuuuuuun haliyle.

Ekim 3, 2007 at 8:41 am (ailem, nasil bu hale dustum?, sevgili gunluk, sevgulut)

izmirdeki 4 yıllık öğrencilik hayatım boyunca hep bir konaklama sorunu yaşadım. özel yurtta kaldım, devlet yurdunda kaldım,okul yurdunda kaldım, anneannemin evinde kaldım,erkek arkadaşımın evinde kaldım,kendi evimde kaldım,hakimevinde bile kaldım ama bir türlü rahat edemedim.kasım ayı itibariyle kira kontratım son buluyor, ve ben iyi düşünerek verilmiş bir kararla yeniden yurda dönüyorum.bu kararı vermekte açıkçası çok zorlandım.zira kimse kolay kolay son sınıfta evini tasfiye edip yurda taşınmaz.ama söz konusu benim yaşam biçimim olunca,kriterler değişiyor haliyle.neden derseniz, annem çalıştığı için bizim evimizde ben kendimi bildim bileli hep bir yardımcımız oldu.evde yalnız kalmaya başlayacak yaşa gelene kadar hep bakıcılarımız vardı, daha sonra da temizlikçilerimiz.ne kardeşim,ne de ben evde hiçbir işimizi kendimiz yapadan büyüdük, yatağımızı bile sabahları başkası toplardı.yardımcıların halletmesine gerek olmayan gündelik işleri de annemle babam paylaşmıştı aralarında, mesela bizim evde bulaşıkları makinaya babam yerleştirir, evde eşşek kadar iki kızı var, ama gene de bize yaptırmaz.Dolayısıyla ben eve çıktığımda, aslında bir evi çekip çevirebileek yeterlilikte değildim. bulaşık yıkamak, yatak toplamak, ütü yapmak gibi kavramlar hayatıma ilk kez girmişti ve benim için gerçek birer külfet idiler.berabre yaşadığımız 7 ay içinde hemen herşeyi deniz halletti diyebilirim.yazık,çamaşırları bile o yıkadı garibim. ama araya ayrılık girip,deniz kendi evine taşındıktan sonra,edayla başbaşa kalınca anladım ki,ben kendi kendime bakamıyormuşum. bu acı gerçekle yüzleştikten sonra kolları sıvadım, basit ev işlerini,toz almanın,mutfak düzeninin,tuvalet-banyo temizliğinin sırlarını yavaş yavaş öğrendim,tabii ki deneme yanılma yoluyla.önceleri banyodaki saçları viledayla toplamaya çalışırdım mesela,sonra baktım yapışıyorlar yere, hiç temizleyemiyorum, önce kuruyken süpürüp sonra viledalamaya başladım,bunun gibi şeyler işte.yemek yapmayı küçük yaştan beri bilirim,çok da iyi yaparım, ama ben mutfaktan çıktıktan sonra mutfak savaş alanına dönerdi.toplamak zor gelirdi, 3 gün kalırdı o bulaşıklar.şimdi bir yandan kullanırken bir yandan yıkamayı öğrendim.çamaşır asmanın inceliklerini,çaydanlıktaki kireci limon tozuyla çıkarmayı,çamaşır makinası bozulursa çamaşırları nasıl çitileyeceğimi,halı fırçalamayı,koltuk silmeyi öğrendim. öğrendim ama, ben annemi hiç bunları yaparken görmedim ki, ben de bnları yapmamak için hukuk fakültesi okuyorum,gelip benim için yapacak birine para ödeyebileyim diye.hiç sevemedim ev idaresini.üstelik, öğrencilikte, evle ilgili hiçbir kararı kendi başınıza alamıyorsunuz ,her konuda ev arkadaşınıza bağlısınız.ben bugün temizlik yapalım derdim, eda çarşamba müsaitim derdi.ben fatura yatıralım derdim,onun parası olmazdı.ben ailemin evideki gibi, düzenli yemek pişirilsin, sofraya beraber oturalım isterdim,eda mutfağı bireysel kullanalım,herkes kendi yemeğini kendi pişirsin,ne zaman isterse o zaman yesin isterdi. zamanla mutfak alışverişi ayrılır oldu, soğan patatesi bile ayrı ayrı almaya başladık, sonra bulaşıklar ayrıldı tabii, kendi bulaşıklarını yıkar,benimkileri özenle kenara ayırırdı,sonra suyu bile ayırdık.ev kirası ve faturalar hariç,hiçbirşeyin ortak olmadığı,tam anlamıyla bir prfesyonel ilişki.hiçbir konuda diğerinin fikrini almak yoktu, bene sormadan eve 50 günlük misafir çağırabiliyordu mesela.anahtarları tanımadığım birine verebiliyordu.birbirimize karışmama olayının o kadar bokunu çıkardık ki, çoğu zaman eda evde mi değil mi, ne zaman gelecek, burdura mı gitti bilmezdim.zaten o da bilmemi istemezdi sanırım. kapıdan girdim mi merhaba yoktu, akşam şöyle bi uğrayıp nasılsın,naaptın bugün yoktu, ingiltereye ne zaman gittim,ne zaman döneceğim,bundan bile haberi yoktu.öyle ilgisizdik yani.o bu şekilde herşeyin bağımsızlaşmasından hoşlanıyordu,bense böyle iki yabancı gibi yaşamaktan nefret ediyordum.salon sadece misafirlere yatak açılan bir odaydı, herkes odasında otururdu akşamları, eda odasında televizyonizler,ben kendi odamda internete falan girerdim. sonuç olarak biz aynı şekilde yaşamıyorduk, alışkanlıklarımız, ev hayatından beklentilerimiz çok farklıydı, ama hala birbirimize ev kirasını ödeyen ikinci kişi gözüyle bakmayı kesmiyorduk.sonra eda durup durken tek kişilik evleri araştırmaya başladı.ben londradayken msnde,”ekin sen bu sene beni düşünme,başının çaresine bak” dedi,aynen u cümlelerle. ben de hiçbişey sormadım haliyle.kendime başka ev arkadaşları,evler buldum,onlarla görüşmeler yaptım,türkiyeye dönünce karar vermek üzere bu işi rafa kaldırdım.geldim ve öğrendim ki,eda denizi aramış, “aslında ekin beni yanlış anladı,ben ayrılalım manasında demedim” falan demiş, tabii ki bunun sebebi de okuldaki bütün ilanları araştırıp,kendine kalacak başka b irini bulamaması, kimse salak değil,anlayabiliyoruz herşeyi.beni de aradı sonra, ben başkasını buldum dedim, hiç beklemiyordu böyle bişeyi tabii ki, gene de, “hele bi izmire gelelim de konuşuruz” diye sözleştik, salağım ya ben, bilirsiniz.izmire gelindi,konuşuldu, şimdiki kiramızdan daha ucuza, çok daha iyi bir yerde, üstelik kaloriferli, hem de içi sıfır bir daire buldum, denizle gezdirdik edayı, gösterdik, “tamam,ben bi düşüneyim” dedi. o düşünedursun, deniz bedava nakliye ayarladı, depozito ödenmesin diye anlaştı, edadan haber bekliyoruz. düşünme işi fazla uzayınca ne düşünüyormuş bi merak ettim,” görüşeceğim 2 kız daha var, onlardan haber bekliyorum” dedi, bu sefer benim gözlerimde şimşekler çaktı.kim kimi kandırıyor yani!biz gidip ev bakmışız,sen hala başkalarını mı arıyorsun! cinlerim tepemde, annemle,sevgilimle,babamla uzun konuşmalar yaptım o gece, sabaha kadar düşündüm, ertesi gün de gidip yurda geri dönüş dilekçemi verdim idareye.şu ev meselesinden öyle soğudum ki, diğer ev arkadaşlarını düşünmedim bile.geldim yurduma, paşa paşa odama yerleştim.bu sayede haftalardır yüzümden eksilmeyen sivilcelerim 2 günde yok oldu, yeniden kilo aldım, saçlarımın dökülmesi durdu, denize daha az fırça atar oldum. sanırım bu yazı fazla uzadı,daha sonra devam etmek üzere burada kesiyorum.

yakında, yurt maceralarımla, görüşmek üzere.

Kalıcı Bağlantı 6 Yorum

dikkat:gıcıklığım üstümde olabilir.

Ekim 2, 2007 at 10:25 am (sevgili gunluk, sevgulut)

Efendim, ben düğünlerden nefret ederim.
Benim düğünüm olsun istemem. Şöyle 20-30 kişilik, şık bir kokteylim olsun isterim. Mümkünse hiçbir akrabam gelmesin, sadece patronumu, yakın arkadaşlarımı falan çağırayım. Elimi sıkarak kutlasınlar, şap şup öpmesinler. Altın maltın da takmasınlar. Zaten kokteyl yarım saattten fazla sürmesin. Şık beyaz eldivenli garsonlar beyaz şarap dağıtsınlar (şampanya sevmem.), herkese bu mutlu günümüzde yanımızda oldukları için teşekkür edelim, defolsunlar.
Ben düğünlerden nefret ederim. Şiman teyzelerin göbeklerini hoplata hoplata halay çektiklerini, bıyıklı amcaların kasap havası oynarken terleyen koltuk altlarını falan hayal ettikçe midem kalkar. Ben kabuslarımda babamın belime kırmızı kuşak bağladığını görürüm. Bana altın takmaya çalışan ev kadınları üstüme üstüme gelir. Koşturup duran embesil akraba çocukları kirli elleriyle pastamı parmaklar. Sırf bu yüzden en büyük hayalim kocaya kaçmaktır. İşi oldu bittiye getirmek isterim. Ufak bi tatil yapıcaz ayağına uzaaaak bir yere kaçıp “anne, ben şu an evleniyorum bilio musun ehuhehe” diye telefon etmek isterim.
Ben düğün fotoğraflarından da nefret ederim. Hep gelin yüksekçe bir yerdedir, damat aşağıdan mal mal bakar. Dikkat edin, bütün düğün fotoğraflarında damadın suratında aynı salak ifadeyi göreceksiniz. Fotoğrafçı gelinliğin modelini göstermek için geline abuk subuk pozlar verdirir, arkasını döndürüp boynunu kırarcasına objektife çevirir mesela. Ya da gelin hanım ayakkabılarına çok para harcamıştır, uzun bacaklı bir sandalyeye oturur, bacak bacak üstüne atar.Ellerini de dizinde kavuşturur, ya da hemen yanında dikilen kocasına tutturur. Damadın suratına itinayla “ben bu kadına tapıyorum, allahım,ne kadar güzel” ifadesi yerleştirilir, gelinde ise daha çok bir zafer havası vardır, “30uma gelmeden kelek kocayı kaptım,haha” gibi. Bi de fotoğrafçı geline nasıl bir gaz vermişse artık, fotomodel gibi hissetmiş kendini, dudaklar hafif aralık, gözler kısık, bir bacak önde, şuh, ama şişko bir gelin adayı, ve ona melül melül bakan poz vermekten yüz kasları seğirmiş koca!
En çok gelinliklerden nefret ederim. 1.55 gelin kasnakla etekleri balon gibi açılmış kabarık gelinlik giyer. Ya da koca memeli başka bi tanesi straplez diye tutturur. Kıllı kollarını kapatmak için yaz düğününde dirseklere kadar beyaz eldiven giyen gelinler vardır. Her tarafından teller, tüller, boncuklar fışkıran rahatsız beyaz elbise! Hele o duvak!! O aptal ritüel !! İmza atılır, damat herkes gelinin yüzünü görsün diye duvağı açar, gelini alnından öper.
* Deniz,beni herhangi birinin önünde alnımdan öpersen seni boşarım,bilmiş ol. Belime kırmızı kuşak bağlamaya çalışan olursa kendi düğünümden kaçarım. Zaten düğün müğün çekemem, nikah kıyarır, mürüvvetimizi görmek isteyen gelir, bi de pasta keseriz bahçede. Sade, elbisemsi bir gelinlik giyerim,duvak muvak takmam. Hiçbir yerime kına yaktırmam. Gelin arabası falan da süsletmem. Davul&zurna ikilisini gözüm görmesin. Düğün bütçesini bana kocaman pırlanta bir alyans almak için kullanabilirsin.sevgiler,sevgilin.

Kalıcı Bağlantı 7 Yorum

mim.

Eylül 29, 2007 at 10:49 am (blog dunyasi, fotograflarim)

goddessartemis beni mimlemiş.benim için mutluluğun fotoğrafı ruh halime bağlı olarak değişebilmekle beraber, yeni kavuşma dolayısıyle şu aralar budur.Buluşma mekanı olarak istisnasız restorantları seçen bir çift olduğumuz için, Deniz ailemle tanışmaya İstanbula geldiğinde Eminönü Hamdi’de çekilen bu fotoğrafı uygun buldum.

Mutluluk bana sadece aşkı ifade etmiyor tabii ki, babamın İpekle çekilen bu fotoğrafında da mutluluğu görürüm hep:

bir üçüncüsü de arkadaşlarımla geçirdiğim zaman tabii ki, bu fotoğraf eskilerden, taa yurtta aynı odayı paylaştığımız günlerden kalma;

ben de birilerini mimleyeceğim de, önce bloglara göz gezdirip ben yokken neler yapmışsınız bi bakmam lazım.

Kalıcı Bağlantı Yorum yapılmamış

Toplu tırlatma ve işkence fikirlerim

Eylül 15, 2007 at 11:25 pm (memleket meseleleri, sevgili gunluk)

Zaman zaman metroda, otobüslerde, kulaklıklarını takmış müzik dinleyen insanlar görürüm. Zaman zamansa, kulaklıklarını takmış, bütün metroya/otobüse müzik dinleten geri zekalılar görürüm. Öyle zamanlarda, o kulaklıkları alıp burun deliklerine sokmamk, kafalarından tutup kapı önündeki demirlere küt küt vurmak, “bi daha yapacak mısın huleeeyyyynn” diye bağırmak isterim.

Efendim, ben asabi bir insanım. Otobüste, ya da metroda, kendisinden kaçamayacağım mesafedeki bir insanın, şap şup sakız çiğnemesine hiç dayanamam. Gözlerimden ateş fışkırır, saçlarım dimdik olur, duymamak için kulaklıklarımı takarım. O sakızın saçına yapışması için bütün kalbimle dua eder, kurtulmak için tek yolun kafasını kazıtması olduğunu düşlerim. Bazen kulaklıklarım yetmez. O zaman içimden “lalalalalala” diye mırıldanır, işkencenin dozunu artırırım, o salağın boynundan bir iple otobüsün çamurluklarına bağlı olduğunu, yanağı asfalta sürte sürte peşimizden geldiğini falan hayal ederim. Daha da olmazsa dik dik bakarım. En olmadı, “kapasana şu ağzını” diye gürlerim.

Bundan da kötüsü vardır. Otobüste,metroda, duraklarda, kucak kucağa oturup öpüşen çiftler! Odudakların birbirine uzandığını gördüğüm an süpermen olup uçmak isterim, kan beynime sıçrar, kocaman paslı bir makasla onları kestiğimi, “nihahahaha” diye güldüğümü hayal ederim. Hele ki o beyinsiz çift, bir de şapuır şupur öpücük sesi çıkartıyorsa, kafalarından tutup birbirine vurduğumu, kızı saçından, oğlanı kulaklarından tavana astığımı, bu haldeyken etlerine iğneler sapladığımı düşlerim. Bu kan dolu sahneler bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçer. O öpücük seslerine dayanamayıp otobüsten indiğim çok olmuştur.

Ben otobüs şöförü olsam böyle embesilleri arabamdan atarım.

Ayrıca sokakta yere tükürenlerin, öğüre öğüre balgam atanların, gelen geçenin yüzüne geğirenlerin kafasına balyozla vurduğumu, ayak parmaklarını tek tek kerpetenle kırdığımı hayal ederim. Fortçular içinse baltayı layık gördüm. Neresini keseceğimi siz anladınız. Ayrıyeten çırılçıplak halka teşhir eder, boynunda tabelayla ikiçeşmelikten aşağı koştururum, evet, fena fikir değil.

*Bu sene sonunda mezun olup muhtemelen hakim olacağımı hatırlatmayı bir borç bilirim. Takdir yetkimi sonuna kadar kullanacağıma emin olabilirsiniz.Nihohahahaha!

Kalıcı Bağlantı 13 Yorum

hindistancevizi

Eylül 12, 2007 at 7:59 pm (fotograflarim, londra, yedim/ictim)

26-27 ağustosta Notting Hill Karnaval vardı. Bu karnavalı Londrada yaşayan etnik gruplar düzenliyor, özellikle Karayipliler, çünkü Notting Hill bölgesinde daha çok onlar oturuyor. Ben karnavaldan çok fazla hoşlanmadım, bence çok gürültülü, çok kalabalıktı. Daha çok yemekleri test etme aşaması beni cezbetti. Hint mutfağına zaten bayılıyorum, körili şehriyeli avokadolu ilginç bir tavuk yedim, (avokado ingilterede meyve değil.salatalara, sandviçlere falan konuyor), bi de bu fotoğraftaki hindistancevizini içtim. Daha önce hiç denememiştim, çünkü ben hindistancevizi aromasından nefret ederim, hindistancevizi aromalı şampuanların falan kokusunu aldım mı deliririm, iğrenç bi koku bence. Ama Karayipli bi adam elinde pala gibi bişeyle hindistan cevizinin tepesini kesiyor, su fışkırınca da pipeti batırıveriyordu,çok hoşuma gitti, deneyeyim dedim. Bence hindistancevizi o aromaların hiçbirine benzemiyor. Kokmuyor da ayrıca. Daha çok fındık yedikten sonra ağzımızda kalan tada benzettim ben. Ha sevmedim hindistancevizini, yarısında attım, o ayrı. Bu da böyle bir anımdı.

Kalıcı Bağlantı 3 Yorum

Veruş

Eylül 12, 2007 at 7:33 pm (londra, sevgili gunluk)

Bir sabah masanın ustunde bu noyu buldum.Fotografını cektigimi, atmayıp sakladıgımı görünce şok oldu Veronica. “Bu kadar sevinecegini bilsem her gun yazardım” dedi.
Ben sağda solda notlar bırakmak, bayramda seyranda kart yollamak, mektup yazmak, pul yalamak gibi eylemleri çok romantik bulurum, yaparım da, ama ne ailem, ne arkadaşlarım, ne de sevgilim anlar böyle şeylerden, notlarımı çöpte, kartlarımı şifonyerin ustunde bulurum, mektup zarflarım da karalama kağıdı olur çoğu zaman. Bu çok içtenlikle yazılmış bir kart, bir gece önce başım ağrıyordu, Veronika benden önce evden çıktığı için böyle soruyor halimi hatrımı.


öptüm veruş. seviyorum seni.

Kalıcı Bağlantı 5 Yorum

Ceyo terlik ve paranoya sarmalı

Eylül 12, 2007 at 6:08 pm (ailem, fotograflarim, sevgili gunluk)

Benim hiç guzel terliğim olmadı.Ben asla begendiğim terliği alamadım.Hep daha çirkin, daha pahalı, ama ortopedik olanı almak zorunda bırakıldım.
Hayatımın terliğini gördüğümde 6 yaşındaydım.Ankara belediyesinin yüzme kursuna başlayacaktım.Mayo ve terlik almak için ailecek Beğendik’e gitmiştik.Kırmızı, üzeri yılbaşı çamı gibi süslü, yurudukçe sallanan iki küçük çanı bulunan,tahta tabanlı,tokyo misali sevimli bir terlikçik. Çok da pahalı olmadığını hatırlıyorum.”aaaa” diye inleyivermiştim görür görmez,cama yapışmıştım, ama annem görmezden gelip ceyo vitrininin önüne çekiştirmişti beni.Çünkü tahta taban su çeker,mantar yapardı,o ne öyle semsert,ayaklarım agrırdı, zaten onla havuz kıyısında kayar, düşerdim. Onun yerine bana şunu aldı. İlk çocukluk travmamı orada yaşamıştım. Düşünün, siz çok şık, sevimli bir çift kırmızı terlik beğeniyorsunuz, ama anneniz size bu bok rengi tuvalet terliklerini alıyor! Hangi çocuk bunlarla insan içine çıkmak ister ki! Allahtan ben o yüzme kursuna hiç gitmedim ve yaz gelmeden ayaklarım büyüdü.O aptal terlikler de kardeşime kaldı. Çocukcağız bugün anaokuluna dair hiçbirşey hatırlamıyorsa, hep bu ceyo terliklerin yarattığı travma yüzünden.
Sonra cubuklu terlikler moda oldu.Hani ince ince bantlar vardı üzerinde, hatırlarsınız.Komşu kızı Elvanda beyaz bir çift vardı, aşık oldum, nerden aldığı öğrenildi hemen, anneye sipariş verildi. Bütün gün heyecanla bekledim. Akşam annem eve elinde bir terlik kutusuyla döndü. Açıkçası ceyo torbasını görünce kıllanmadım değil, ama son ana kadar umudumu kaybetmedim. Kutudan bu çıktı. Ben orda ne biçim hüsrana ugramışım, fonda “allahım kör et beni” çalıyor, annemse bana terliğin meziyetlerini övüyor. Aman efendim nasıl da rahatmış, çok sağlıklıymış, tabanı yumuşacıkmış, üstü deriymiş,bilmemne..Ben bütün gün heyecanla çubuklu terlik beklemişim,kutudan bunlar çıkmış,sen daha ne anlatıyosun be kadın! Tamam, ortopedik olabilirler, ama iğrençler!
Sonra parmak arası terlikler moda oldu.Önce birkaç sezon annemi parmak arası terlikle yuruyebileceğime, hayır ayağımdan fırlayıp gitmeyeceklerine, hayır üstlerinin kopmayacağına, yahu tabii ki rahat edebileceğime ikna etmekle uğraştım. Hey girl den alacağım terliği de beğenmiştim, çiçek desenli, pembeli turunculu bir quicksilverdı.Annemle alışverişe gittik, ama Allah kahretsin, annem ceyoya kitlenmişti bi kere,benim beğendiklerimi şöyle bir elleyip “sünger taban bunlar, 2 giyişte erir, zaten ıslak zeminde kayar, taşlıklı yolda da yürüyemezsin” dedi. Yine Allah kahretsin, bulabildiğimiz butun parmak arası terlikler sünger tabanlıydı. Sonunda annem aradığını gene ceyoda buldu.Ben eve iğrenç,kahve üzerine kırmızı desenli, kauçuk tabanlı,ortopedik, sağlıklı terliklerle döndüm.Aslında kabahat bende. Sen gördün o iğrenç terlikleri, “tamam vazgeçtim, almıyorum terlik merlik ” desene.Terliksiz kal daha iyi zaten.Bir de annem hep bi numara büyük alırdı seneye de giyerim diye.Ayağımda kocaman, iğrenç babaanne terlikleri. Lise sona kadar sevgili bulamadığıma şaşmamalı.Kendine güven mi kalıyor insanda!

neyse çok uzatmayayım, benim hiç güzel terliğim olmadı. Londraya gelmeden önce Claire’s de indirim vardı, bu terlikleri beğendim.”ama bunlar sünger taban yaa, ya ustu koparsa, bi giyişte erirse, yururken düşersem” diye kırk saat düşünürken, deniz “ööööfff, amma düşündün ” dedi, aliverdi bu terlikleri.Hayatımda ilk defa zevkime göre terliğim oldu.Öyle işte. Fotoğraf ST.james!s Park’dan. Ayaklarımı uzatmış yatarken konser dinlediğimi fotoğraflamaya çalışıyorum.Sanat eseri sayılmaz ama, idare ediverin.

Kalıcı Bağlantı 6 Yorum

Green Parkda huzur buldum.

Eylül 11, 2007 at 12:49 am (fotograflarim, londra)

Simdi sekerim, burda en guzel sey ne biliyomusun, Royal Parklar. Benim favorim ST.James’s Park, ama bu fotograflar Green park’da cekildi. Benim burda gunesli gun aktivitem genellikle Green Park -Buckhingam Palace uzerinden Hyde park yuruyusu- Marble Arch Gate seklindedir. Evde sandviclerimi yapar, meyve suyumu evian siseme doldurur, gunes kremimi surer, bikinimi giyerim. Londra boyle bi yer, cibil cibil gezersiniz de kimse donup bakmaz.

Kalıcı Bağlantı 6 Yorum

The Bank of Babaanne

Eylül 10, 2007 at 10:23 pm (ailem)

Efendıme soyleyeyım, benım babaanne bursum var.
berna(83)>merve(84)>ece(85)>ekın(87)>ezgı(90)>cagan(91)>elıf(91)

Soyle kı, bır zamanlar, buyuk kuzen Berna Ossye hazırlanıyordu.Sekıl 1(A) da gorebılecegınız gıbı,pespese unıversıteye gıdecek torunları ıcın her gun okuyup ufleyen babaannem, 5 vakıt namazını kılarken bırer rekat da bızlerın selametı ıcın eklemekteydı.Bızı gaza getırmek ıcın dahıyane bır cozum buldu babaannem, butun torunlarının huzurunda, “her kım kı bı unıversıteye kapagı atsın,ayda 20 mılyon burs alacaktır” buyurdu. O zamanlar benım haftalıgım 7 mılyondu, yanı 20 mılyon coook ıyı paraydı. Osene berna cok calıstı, kazandı, bursunu almaya basladı. 4 sene sonra Ece,Merve ve bendenız unıversıtelı olduk.Ha dersenız kı,bu burs enflasyondan hıc etkılenmedı mı? Tabıı kı hayır.1′ı yukseklısans 4 torununa burs baglayan, ayrıca her bayram, dogumgunu, ve bılumum ozel sebepte ceyrek altın takmayı huy edınmıs bı babaanneden daha fazlası beklenemezdı.(londra ıcın ekstra bır tam kaptım bu sene.) Gercı o altınların hıc bırı bana yar olmamıstır, hepsı annem tarafından ya bır sunnet cocuguna, ya da yenı dogmus bır bebege ıgnelenmıs, ya da bır hanımlar gununu onurlandırmıstır.Ama 20 ytl lerım amcam elıyle her ay anneme ulasmakta, ben Istanbula tesrıf ettıkce de toplu olarak benım elıme gecmektedır. Tam da Nıp/Tuck 3. sezon dvdsı cıkmısken ya da Pasabahcede el yapımı kadeh ve karaflar begenmısken elınıze fazladan 100 ytl gecmesı muhtesem bıseydır.Boylelıkle bu blogda babaanneme bıle yer verdıkten sonra, ne kadar sacmalayabılecegımı test etmek uzere kareoke(arastırıp dogrusunu bulamayacak kadar tembelım) yapmaya gıdıyorum. Esen kalın.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

« Önceki girişler